Babamdan Kalan: Fikirden Önce Karakter
Yıllar önce, ikisi eski müsteşar yardımcısı olan üç bakan danışmanıyla göstermelik olması planlanan kısa bir görüşme yaptım. Beş dakika sürmesi beklenen bu görüşme neredeyse bir saate uzadı. Bana ne iş yaptığımı sordular. “Kendimi yetiştiriyorum” dedim. Anlamadılar. Çünkü onlara gelen herkes, hangi görevde olduğunu, ne kadar yoğun çalıştığını, hangi dosyalarla uğraştığını anlatıyormuş.
Ben ise Türk devletinin yedekli bir çalışma mantığıyla ayakta durduğunu, aksi halde kriz zamanlarında çalıştıracak insan bulamayacağını söyledim. Bugün makamda oturanların yarın olmayacağını, o gün geldiğinde bu ülkeye hizmet edecek insanların hazır olması gerektiğini, benim de tam olarak bunu yapmaya çalıştığımı ifade ettim. Ortam bir anda buz kesti.
O gün ilk kez şunu hissettim: Bu devlete bir gün fiilen hizmet etme imkânım olacağına dair inancım sarsılıyordu. Belki de o fırsat hiç gelmeyecekti. Bu yazıları yazma ihtiyacımın arkasında biraz da bu kırılma vardır. Eğer fiilen hizmet edemeyeceksem, hiç değilse zihinsel ve ahlaki bir hat bırakmak istedim.
Bu yazı dizisine başlarken amacım, düşünce dünyamın arka planını görünür kılmaktı. Yazdıklarımın hangi kavramsal çerçevelerden beslendiğini, hangi zihniyetle şekillendiğini anlatmak istedim. Kamu politikası, kurumlar, ölçüm yanılsamaları, modeller, sunumlar, karar vericilerin yanılgıları… Hepsi bir yerde birleşiyordu: Gerçekliği olduğu gibi görme çabası.
Ama zamanla şunu fark ettim: Bu yazıların arka planında yalnızca okuduklarım, çalıştıklarım ya da mesleki birikimim yok. Çok daha erken bir yerde başlayan, evde atılan bir maya var. O maya, babam.
Çocukken uzun yolculuklarda mide bulantısı yaşayan bir çocuktum. Yolculuk benim için eziyetti. Babam bunu görüp “katlan” demedi. Bir çözüm üretti. Yolda minare sayma oyunu icat etti. Kim daha çok sayarsa kazanıyordu. Benim için yol artık bir işkence değil, bir oyundu.
Yıllar sonra fark ettim: Bu küçük hikâye, babamın hayata bakışının özeti gibiydi. Sorunları şikâyet ederek değil, çözerek karşılamak.
Babam bana hiçbir zaman ne düşüneceğimi öğretmedi. Beni belirli bir fikre, görüşe ya da pozisyona yönlendirmedi. Ama bana çok erken yaşta nasıl düşünmem gerektiğini öğretti. Daha doğrusu, düşünmenin bir sorumluluk olduğunu gösterdi.
Babamın yazılarını bugün dönüp okuduğumda, bu yaklaşımı her satırda görmek mümkün. Din-devlet ilişkilerinden mezhep meselesine, Türk dünyasından eğitime kadar yazdığı her metinde aynı disiplin vardı: Önce meseleyi doğru tanımlamak, sonra ajitasyona kaçmadan, slogana sığınmadan düşünmek.
Kavramlara çok önem verirdi. Din dediğinde neyi kastettiğini, devlet dediğinde neyi kastettiğini, toplum dediğinde neyi kastettiğini netleştirirdi. Kavramların içinin boşaltılmasına tahammülü yoktu. Çünkü biliyordu ki kavramlar bozulduğunda, düşünme de bozulur.
Bugün sıkça eleştirdiğim “sunumla yönetme”, “modelle gerçekliği ikame etme”, “rakamlarla algı üretme” gibi sorunların kökünde de aynı şey yatıyor: Kavram tembelliği. Babam bunu yıllar önce fark etmişti.
Toplumu masa başında dizayn edilecek bir nesne olarak görmezdi. Toplumun canlı bir organizma olduğunu, kendi refleksleri, hafızası ve dengeleri olduğunu vurgulardı. Bugün benim “harita araziyi ikame etmez” diye özetlediğim şeyin, onun metinlerinde çok daha önce karşılığı vardı.
Ama babamın etkisi yalnızca fikir dünyamla sınırlı değildi. Asıl belirleyici olan karakter tarafıydı.
Yazdı. Bedel ödedi. Soruşturmalar geçirdi. Tehditler aldı. Kolay olanı seçmedi. Konforlu alanlara çekilmedi. Geri durabilirdi. Susabilirdi. Ama yapmadı. Çünkü doğru bildiğini söylemenin bazen ağır bir maliyeti olduğunu biliyordu ve bunu göze alıyordu.
Bu bana şunu öğretti: Fikir sahibi olmak yetmez. O fikrin arkasında duracak bir karaktere sahip değilsen, söylediklerin bir gün buharlaşır.
Babamın hayata bakışını belki de en net anlatan şey, cenazesiyle ilgili vasiyetiydi. Cenazesinin başında bir imam ile bir Alevi dedesinin birlikte dua etmesini istemişti. Bu, son anda söylenmiş sembolik bir temenni değildi; hayatı boyunca savunduğu birlik fikrinin doğal bir sonucuydu. Mezhep meselesini hiçbir zaman bir kimlik çatışması olarak görmedi. Aksine, bu ülkenin en tehlikeli kırılma hatlarından birinin tam da burada olduğunu bildiği için, ömrü boyunca bu fay hattını zayıflatmamaya çalıştı. Biz de vasiyetini aynen yerine getirdik. O gün, cenazesinin başında imamla dedenin yan yana durması, benim için sadece bir veda değil; babamın bütün hayatının sessiz bir özeti gibiydi.
Babam sahaya giden bir insandı. Yazdıklarını masa başında bırakmazdı. Gider, anlatır, çoğaltır, dağıtır, takip ederdi. Bir metni yazmak onun için işin sonu değil, başlangıcıydı. Asıl mesele, o fikrin hayatta karşılık bulup bulmadığıydı.
Azerbaycan yılları da bu yönünü en açık gösteren dönemlerden biriydi. Orada sadece resmî bir görev yapmadı; köy köy dolaştı, insanlarla birebir temas kurdu. Kitap yazdı, televizyon programları yaptı, eğitim faaliyetleri yürüttü. Odasında oturup rapor yazan bir bürokrat olmadı hiçbir zaman. Aracıyla gittiği yollar, ziyaret ettiği yerler, kurduğu ilişkiler adeta bir saha haritasına dönüşmüştü. Bugün Azerbaycan’da hâlâ adının saygıyla anılması, biraz da bu emeğin sonucudur. Onun için hizmet, masa başında biten bir iş değil; insanla temas ettiğinde anlam kazanan bir sorumluluktu.
Bugün yazılarımda sürekli “uygulama kapasitesi”, “saha gerçekliği”, “geri bildirim” vurgusu yapmamın arkasında da bu terbiye var.
Türk dünyası üzerine yazdıklarında da aynı refleksi görmek mümkündü. Büyük idealler kurarken bile önce “biz burada ne yapıyoruz” diye sorardı. Dışarıya proje satmadan önce içeride tutarlılık arardı. Bugün çok eksikliğini çektiğimiz bir yaklaşım bu.
Bir başka önemli özelliği de ölçülülüktü. Ne meseleyi küçümserdi ne de abartırdı. Ne korku üretirdi ne de pembe tablo çizerdi. Gerçek neyse, onu söylemeye çalışırdı. Bu da cesaret gerektirir. Çünkü ölçülü olmak, çoğu zaman kimseyi tam memnun etmemek demektir.
Ben bugün yazılarımda bazen sertleşiyorsam, bazen sabırsız görünüyorsam, bunun arkasında şu kaygı var: Gerçeklik göz göre göre eğilip bükülürken susmamak. Bu refleks bana ait değil. Öğrenilmiş bir şey.
Bu yazı dizisini okuyanlar kamu politikası, demografi, kurumlar, bürokrasi, ölçüm, modelleme gibi başlıklara odaklandı. Ama benim için bütün bu başlıkların ortak bir zemini var: Sorumluluk.
Babam bana, düşünmenin bir ayrıcalık değil, bir sorumluluk olduğunu öğretti. Yazmanın, konuşmanın, eleştirmenin bedelsiz bir faaliyet olmadığını gösterdi. Kolay alkışın peşinden gitmemeyi, zor olanı seçmeyi normalleştirdi.
Bugün yazdıklarımda bir tutarlılık varsa, bunun kaynağı yalnızca kitaplar, makaleler ya da mesleki deneyim değil. Evde gördüğüm bir hayat tarzı.
Bu yüzden bu yazı dizisini babamla bitirmek istedim.
Çünkü fikirler değişebilir.
Kavramlar dönüşebilir.
Teoriler eskir.
Ama karakter kalır.
Ve benim bütün yazılarımın arkasında, görünmeyen ama belirleyici olan şey, tam olarak budur.